Cumhuriyetin Dış Politikasının Temelleri
Lozan’da bütünüyle olmasa da önemli ölçüde milli hedefler
gerçekleştirildikten sonra Türk dış politikası, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta
sulh cihanda sulh” prensibi çerçevesinde bir gelişim göstermiştir. 1934 yılı şartlarına
gelindiğinde, Türk Dış Politikasıyla ilgili bir değerlendirme olarak 8 Şubat 1934
tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin yayını açıklayıcı olacaktır:
Dış İşleri Bakanı’nın Belgrat’a gitmeden Anadolu Ajansının muhabirine yaptığı açıklama devlet işleriyle meşgul olan vatandaşlarımız açısından önemlidir. Bu açıklamalarda yalnız Türkiye için değil, her devletin hayat ve gelişme politikasında kılavuz olacak gerçekler ifade edilmiştir. Siyaset dünyasının birçok karışık ve dalavereli işleri olduğuna şüphe yoktur. Fakat bu işlerde de en son hâkim olan ve onları en iyi hal şekline bağlayan daima açık söz ve herkesin hakkını tanıyan doğru yoldur. Türk inkılâbı bu yol üzerindedir ve onun en büyük gayelerinden biride bütün milletleri aynı yola yönelmiş görmektir. “..Haricî politikada gelişmek için uğraşan milletler için komşu milletlerle ve dünya milletleriyle iyi ilişkiler kurmaya önem vermek, ve bir yabancı politikaya alet olmamak ve sulhu sevmek lâzımdır..
I. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası ilişkiler, savaşı kazanan ve kaybeden devletler arasında şekillenmiş ve bir kutuplaşmaya dönüşerek II. Dünya Savaşı’na neden olmuştur. Galip devletler, savaş sonrası oluşturulan anlaşmaların devamını ve uluslararası düzenin kendi istekleri doğrultusundaki şekillenmesini isterken mağlup devletler ise, kendilerine zorla kabul ettirilen ve ağır şartlar taşıyan anlaşmalara tepki göstermişlerdir. Mağlup devletler, savaş sonrası anlaşmalar çerçevesinde oluşan ve kendilerinin aleyhine olan durumu değiştirmek üzere çalışmışlar ve silahlanmışlardır. Buna karşılık galip devletler, kendilerinin belirlediği mevcut durumun korunmasını sağlamaya çalışmış ve karşı bir silahlanmaya girişmiştir. İki savaş arası dönemde ortaya çıkan bu kutuplaşmada Türkiye yer almak istememiştir. Bu duruma sebep olarak Atatürk’ün barışçı anlayışını örnek verebiliriz. Türkiye’nin böyle bir tutum benimsemesinde şüphesiz, kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması yanında Lozan’da yapılan anlaşma ile Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılacak bir sonuca ulaşmasının da etkisi bulunmaktadır. Zeki Mesut, 8 Şubat 1934 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’ndeki “ Türk Dış Politikası” başlıklı köşe yazısında; “Şu cümle hangi millet için olursa olsun, dış siyasetin ana düşüncesini ifade etmektedir. Her milletin yaşamaya ve gelişmeye hakkı vardır. Fertler gibi milletler de kendileri için tabiî ve lüzumlu gördükleri hakları başkaları için de tanımak zorundadırlar. Bir millet diğer bir milletin hakkına karşı gösterdiği saygı derecesinde kendi hakkına saygı duyulur. Milletler arasındaki iyi ilişkilerin ilk şartı karşılıklı saygıdır. Serbest ve bütün haklarına sahip milletler arasındaki kuvvet ve servet farkları ancak kendilerinin çalışma ve yaşama şekillerinden doğar ve doğmalıdır” demiştir. Burada Türk dış politikasının, “gerçekçilik, hukuka bağlılık, millî siyaset, yurtta sulh cihanda sulh”, gibi vazgeçilmezlerine değinilmiştir.
Zeki Mesut 8 Kasım 1934 tarihli Hâkimiyeti Milliye Gazetesi’nde, “Şarkla Garp arasında” adlı makalesinde, Türkiye’nin bulunduğu konuma değinmiştir. “Türkiye, coğrafi vaziyeti itibariyle şark ile garp arasında önemli bir rol oynamaktadır, önceden Türk inkılâbının yüksek ülkülerini bilemeyenler arasında bu rolden kuşkulananlar vardı. Türkiye umumî siyasetinin bugüne kadar olan gidişi ile milli ve uluslararası hayattaki hedeflerini bütün dünyaya anlattıktan sonra onun iki kıta arasındaki rolünün mahiyeti hakkında da hiç bir şüphe ve tereddüt kalmamıştır.” diyerek, Türkiye’nin doğu ile batı arasında köprü olma rolüne dikkat çekmiştir.
Gerçekçilik
Türk dış politikasında daima gerçekçilik ilkesine bağlı kalınmaya çalışılmıştır. Bu anlayışa uygun olarak, Türk Milleti’nin gücünü ve imkânlarını gerçekçi ve doğru şekilde değerlendirmek gerekir. Şüphesiz bu özellik sonuna kadar direnmeyi, cesur ve onurlu duruştan hiçbir zaman ödün vermemeyi gerektirmektedir
Tam Bağımsızlık
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikadaki temel ilkelerinden en önemlisi “bağımsızlık” olmuştur. Ona göre bağımsızlık bir milletin yaşama nedeniydi. O, bağımsızlığın korunması yolunda ülke çıkarları gözetilerek dostluk ve siyaset ilişkileri kurulmasının gerekliliğine inanmıştır. O, Türk Milleti’nin bağımsızlığını hedef alan bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin dostu olamayacağını düşünmüştür. Bununla birlikte O, Türk Devleti’nin olduğu kadar diğer ülkelerin de bağımsızlıklarına saygı göstermiştir. Türkiye’nin teklifi ile Lozan Antlaşması’na , “tarafların bağımsızlık ve egemenlik haklarına saygılı olunması” şeklinde bir ifade eklenmesi de bunun en önemli kanıtı olmuştur.
Barışçılık
Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemi Türk dış politikasının bir başka özelliği ise barışı esas almasıdır. Bunun en güzel örneği, Millî Mücadele yıllarında verilmiştir. Atatürk’ün barışçılığı, yine onun söylediği “ yurtta sulh cihanda sulh ”sözüyle Türk dış politikasının bir ilkesi hâline gelmiştir. Bu temel yaklaşıma uygun olarak, bölgesinde barışı korumada üzerine düşeni gerçekleştiren Genç Cumhuriyet, teslimiyetçi ve pasifist bir politika izlememiş ve daima barış içerisinde yaşamayı ilke edinmiştir. Barışla ilgili olarak, 8 Şubat 1934 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde şöyle bir haber yer almıştır:
“Sulhu sevmek... Bu yüksek bir hayat felsefesidir, tam insanlığın erişmek istediği en yüksek ülküdür. İnsanlık bir günlük harp içinde kaybettiklerini senelerce sarfedilen gayret ve mesai ile telâfi edemiyor... İnsanlığın şerefi yıkıcı değil, yapıcı olmaktadır. Milletler Cemiyeti’nin sükûn ve huzuru için sulh sevgisinin genelleşmesi ve her milletin içinde aynı düşünceyi benimsemesi gerekmektedir. Dış siyasette sulhu sevmek, sulhu sevmeyenlere karşı hakkından vazgeçmek ve haksızlığa boyun eğmek değildir. Zaten buna imkân yoktur. Sulha ve hakka bağlı olanlar, bunlara karşı yapılacak tecavüzlere en şiddetli mukabelede bulunurlar. İnkılâp Türkiye’si ancak bu hak ve hakikat yolunda yürümekledir ki, asırların biriktirmiş olduğu pürüzleri en kısa bir zamanda düzeltmiş ve bugün dünyanın her tarafında Türk ve Türkiye kelimeleri karşısında gösterilen saygı ve hayranlığı temin etmiştir.”
Barışçılığın yansıması olarak gazetelerde ülkeler arası pozitif ilişkiler örneklendirilmiştir. 30 Haziran 1934 tarihli Akşam Gazetesi’nde, bir İngiliz (Near East) gazetesinin Türk-İran dostluğuna yönelik yayınlanan makalede verdiği yorum ve haberlere yer verilmiştir. Bu habere göre;
“Türk - İran ilişkileri geçmişte samimî olmak şöyle dursun, dostane bile değildi. Yeni İran’ın devlet başkanı ülkesini güçlü bir devlet seviyesine çıkarmak için, tek başına giriştiği mücadelede ilhamının bir kısmını Gazi Mustafa Kemal’in başarısından almıştır. Gazi Mustafa Kemal’e karşı beslenen bu minnettarlık beraberinde tartışmalı konuların çabucak halledilmesini sağlamıştır. Gazi Mustafa Kemal ve Türkiye Hükümeti pratik zihniyetledirler. İran Şahı’nın ziyaretinin arkasındaki asıl sebep hiç şüphesiz iki ülke arasındaki İktisadî ilişkileri geliştirmektir. Türkiye demiryollarını geliştirmeye çalışmaktadır. Türkiye Hükümeti Tahran’ı Akdeniz’e bağlayacak demiryolunu Şah’ın da arzu ettiğinin farkındadır. Ve şüphesiz İran ticaretinin büyük bir kısmının kendi topraklarından geçmesini görmek ister" Haberde Türkiye’nin attığı her adımın izlendiği ve başarılarının takdirle karşılandığı görülmektedir.
Akılcılık
Akılcılık ilkesi doğrultusunda kurulan yeni devlet, uluslararası hukuka bağlı kalmaya özen göstermiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sinin dış politika anlayışı, ideolojik doğmalara ve ön yargılara değil, akıl üzerine oturtulmuştur. 1923- 1930 yılları arası Batı devletleriyle olan problemlerinden dolayı Türkiye, bu ülkelere mesafeli yaklaşmış ve 1930 sonrasında ise İtalya’nın yayılmacı politikalarından duyduğu endişeden dolayı İngiltere ve Fransa ile iyi ilişkiler içerisine girmiştir
Dış İşleri Bakanı’nın Belgrat’a gitmeden Anadolu Ajansının muhabirine yaptığı açıklama devlet işleriyle meşgul olan vatandaşlarımız açısından önemlidir. Bu açıklamalarda yalnız Türkiye için değil, her devletin hayat ve gelişme politikasında kılavuz olacak gerçekler ifade edilmiştir. Siyaset dünyasının birçok karışık ve dalavereli işleri olduğuna şüphe yoktur. Fakat bu işlerde de en son hâkim olan ve onları en iyi hal şekline bağlayan daima açık söz ve herkesin hakkını tanıyan doğru yoldur. Türk inkılâbı bu yol üzerindedir ve onun en büyük gayelerinden biride bütün milletleri aynı yola yönelmiş görmektir. “..Haricî politikada gelişmek için uğraşan milletler için komşu milletlerle ve dünya milletleriyle iyi ilişkiler kurmaya önem vermek, ve bir yabancı politikaya alet olmamak ve sulhu sevmek lâzımdır..
I. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası ilişkiler, savaşı kazanan ve kaybeden devletler arasında şekillenmiş ve bir kutuplaşmaya dönüşerek II. Dünya Savaşı’na neden olmuştur. Galip devletler, savaş sonrası oluşturulan anlaşmaların devamını ve uluslararası düzenin kendi istekleri doğrultusundaki şekillenmesini isterken mağlup devletler ise, kendilerine zorla kabul ettirilen ve ağır şartlar taşıyan anlaşmalara tepki göstermişlerdir. Mağlup devletler, savaş sonrası anlaşmalar çerçevesinde oluşan ve kendilerinin aleyhine olan durumu değiştirmek üzere çalışmışlar ve silahlanmışlardır. Buna karşılık galip devletler, kendilerinin belirlediği mevcut durumun korunmasını sağlamaya çalışmış ve karşı bir silahlanmaya girişmiştir. İki savaş arası dönemde ortaya çıkan bu kutuplaşmada Türkiye yer almak istememiştir. Bu duruma sebep olarak Atatürk’ün barışçı anlayışını örnek verebiliriz. Türkiye’nin böyle bir tutum benimsemesinde şüphesiz, kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması yanında Lozan’da yapılan anlaşma ile Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılacak bir sonuca ulaşmasının da etkisi bulunmaktadır. Zeki Mesut, 8 Şubat 1934 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’ndeki “ Türk Dış Politikası” başlıklı köşe yazısında; “Şu cümle hangi millet için olursa olsun, dış siyasetin ana düşüncesini ifade etmektedir. Her milletin yaşamaya ve gelişmeye hakkı vardır. Fertler gibi milletler de kendileri için tabiî ve lüzumlu gördükleri hakları başkaları için de tanımak zorundadırlar. Bir millet diğer bir milletin hakkına karşı gösterdiği saygı derecesinde kendi hakkına saygı duyulur. Milletler arasındaki iyi ilişkilerin ilk şartı karşılıklı saygıdır. Serbest ve bütün haklarına sahip milletler arasındaki kuvvet ve servet farkları ancak kendilerinin çalışma ve yaşama şekillerinden doğar ve doğmalıdır” demiştir. Burada Türk dış politikasının, “gerçekçilik, hukuka bağlılık, millî siyaset, yurtta sulh cihanda sulh”, gibi vazgeçilmezlerine değinilmiştir.
Zeki Mesut 8 Kasım 1934 tarihli Hâkimiyeti Milliye Gazetesi’nde, “Şarkla Garp arasında” adlı makalesinde, Türkiye’nin bulunduğu konuma değinmiştir. “Türkiye, coğrafi vaziyeti itibariyle şark ile garp arasında önemli bir rol oynamaktadır, önceden Türk inkılâbının yüksek ülkülerini bilemeyenler arasında bu rolden kuşkulananlar vardı. Türkiye umumî siyasetinin bugüne kadar olan gidişi ile milli ve uluslararası hayattaki hedeflerini bütün dünyaya anlattıktan sonra onun iki kıta arasındaki rolünün mahiyeti hakkında da hiç bir şüphe ve tereddüt kalmamıştır.” diyerek, Türkiye’nin doğu ile batı arasında köprü olma rolüne dikkat çekmiştir.
Gerçekçilik
Türk dış politikasında daima gerçekçilik ilkesine bağlı kalınmaya çalışılmıştır. Bu anlayışa uygun olarak, Türk Milleti’nin gücünü ve imkânlarını gerçekçi ve doğru şekilde değerlendirmek gerekir. Şüphesiz bu özellik sonuna kadar direnmeyi, cesur ve onurlu duruştan hiçbir zaman ödün vermemeyi gerektirmektedir
Tam Bağımsızlık
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikadaki temel ilkelerinden en önemlisi “bağımsızlık” olmuştur. Ona göre bağımsızlık bir milletin yaşama nedeniydi. O, bağımsızlığın korunması yolunda ülke çıkarları gözetilerek dostluk ve siyaset ilişkileri kurulmasının gerekliliğine inanmıştır. O, Türk Milleti’nin bağımsızlığını hedef alan bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin dostu olamayacağını düşünmüştür. Bununla birlikte O, Türk Devleti’nin olduğu kadar diğer ülkelerin de bağımsızlıklarına saygı göstermiştir. Türkiye’nin teklifi ile Lozan Antlaşması’na , “tarafların bağımsızlık ve egemenlik haklarına saygılı olunması” şeklinde bir ifade eklenmesi de bunun en önemli kanıtı olmuştur.
Barışçılık
Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemi Türk dış politikasının bir başka özelliği ise barışı esas almasıdır. Bunun en güzel örneği, Millî Mücadele yıllarında verilmiştir. Atatürk’ün barışçılığı, yine onun söylediği “ yurtta sulh cihanda sulh ”sözüyle Türk dış politikasının bir ilkesi hâline gelmiştir. Bu temel yaklaşıma uygun olarak, bölgesinde barışı korumada üzerine düşeni gerçekleştiren Genç Cumhuriyet, teslimiyetçi ve pasifist bir politika izlememiş ve daima barış içerisinde yaşamayı ilke edinmiştir. Barışla ilgili olarak, 8 Şubat 1934 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde şöyle bir haber yer almıştır:
“Sulhu sevmek... Bu yüksek bir hayat felsefesidir, tam insanlığın erişmek istediği en yüksek ülküdür. İnsanlık bir günlük harp içinde kaybettiklerini senelerce sarfedilen gayret ve mesai ile telâfi edemiyor... İnsanlığın şerefi yıkıcı değil, yapıcı olmaktadır. Milletler Cemiyeti’nin sükûn ve huzuru için sulh sevgisinin genelleşmesi ve her milletin içinde aynı düşünceyi benimsemesi gerekmektedir. Dış siyasette sulhu sevmek, sulhu sevmeyenlere karşı hakkından vazgeçmek ve haksızlığa boyun eğmek değildir. Zaten buna imkân yoktur. Sulha ve hakka bağlı olanlar, bunlara karşı yapılacak tecavüzlere en şiddetli mukabelede bulunurlar. İnkılâp Türkiye’si ancak bu hak ve hakikat yolunda yürümekledir ki, asırların biriktirmiş olduğu pürüzleri en kısa bir zamanda düzeltmiş ve bugün dünyanın her tarafında Türk ve Türkiye kelimeleri karşısında gösterilen saygı ve hayranlığı temin etmiştir.”
Barışçılığın yansıması olarak gazetelerde ülkeler arası pozitif ilişkiler örneklendirilmiştir. 30 Haziran 1934 tarihli Akşam Gazetesi’nde, bir İngiliz (Near East) gazetesinin Türk-İran dostluğuna yönelik yayınlanan makalede verdiği yorum ve haberlere yer verilmiştir. Bu habere göre;
“Türk - İran ilişkileri geçmişte samimî olmak şöyle dursun, dostane bile değildi. Yeni İran’ın devlet başkanı ülkesini güçlü bir devlet seviyesine çıkarmak için, tek başına giriştiği mücadelede ilhamının bir kısmını Gazi Mustafa Kemal’in başarısından almıştır. Gazi Mustafa Kemal’e karşı beslenen bu minnettarlık beraberinde tartışmalı konuların çabucak halledilmesini sağlamıştır. Gazi Mustafa Kemal ve Türkiye Hükümeti pratik zihniyetledirler. İran Şahı’nın ziyaretinin arkasındaki asıl sebep hiç şüphesiz iki ülke arasındaki İktisadî ilişkileri geliştirmektir. Türkiye demiryollarını geliştirmeye çalışmaktadır. Türkiye Hükümeti Tahran’ı Akdeniz’e bağlayacak demiryolunu Şah’ın da arzu ettiğinin farkındadır. Ve şüphesiz İran ticaretinin büyük bir kısmının kendi topraklarından geçmesini görmek ister" Haberde Türkiye’nin attığı her adımın izlendiği ve başarılarının takdirle karşılandığı görülmektedir.
Akılcılık
Akılcılık ilkesi doğrultusunda kurulan yeni devlet, uluslararası hukuka bağlı kalmaya özen göstermiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sinin dış politika anlayışı, ideolojik doğmalara ve ön yargılara değil, akıl üzerine oturtulmuştur. 1923- 1930 yılları arası Batı devletleriyle olan problemlerinden dolayı Türkiye, bu ülkelere mesafeli yaklaşmış ve 1930 sonrasında ise İtalya’nın yayılmacı politikalarından duyduğu endişeden dolayı İngiltere ve Fransa ile iyi ilişkiler içerisine girmiştir
Yorumlar
Yorum Gönder