Kayıtlar

Cumhuriyetin Dış Politikasının Temelleri

Lozan’da bütünüyle olmasa da önemli ölçüde milli hedefler gerçekleştirildikten sonra Türk dış politikası, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” prensibi çerçevesinde bir gelişim göstermiştir. 1934 yılı şartlarına gelindiğinde, Türk Dış Politikasıyla ilgili bir değerlendirme olarak 8 Şubat 1934 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin yayını açıklayıcı olacaktır: Dış İşleri Bakanı’nın Belgrat’a gitmeden Anadolu Ajansının muhabirine yaptığı açıklama devlet işleriyle meşgul olan vatandaşlarımız açısından önemlidir. Bu açıklamalarda yalnız Türkiye için değil, her devletin hayat ve gelişme politikasında kılavuz olacak gerçekler ifade edilmiştir. Siyaset dünyasının birçok karışık ve dalavereli işleri olduğuna şüphe yoktur. Fakat bu işlerde de en son hâkim olan ve onları en iyi hal şekline bağlayan daima açık söz ve herkesin hakkını tanıyan doğru yoldur. Türk inkılâbı bu yol üzerindedir ve onun en büyük gayelerinden biride bütün milletleri aynı yola yönelmiş görmektir. “....

Hayatın Yasası Nedir

Davranışların doğaya uygun olması. Bütün eylemlerimizde doğal olanı aradığımıza ve doğaya uyum sağlamayı amaç edindiğimize göre, düşüncelerimizi, tutarlılığı yitirmemek ve çelişkiyi kabul etmemek üzerine kurmamız gerektiği açıkça bellidir. Bu nedenle de filozoflar bizi ilk önce ilkelerin bilgisiyle sınar ve bu kolaydır. Ardından bize daha zor olan birtakım yollar gösterirler ki bunlar yaşamda karşılaştığımız ve bizi etkileyen sorunlardır; çünkü eylemlerimizin doğruluğunu belirlememiz için bilgi yeterli olmaz.Buradan anlaşılacağı gibi; işe ilk önce hayattan başlayacağını söyleyen kişi budaladır. Çünkü bir işe zor tarafından başlamak o işi zorlaştırır. Bu gerçeği, çocuklarını felsefe eğitimden soğutmaya çalışan babalara bir kanıt olarak sunmak gerekiyor. "Yanlışta olduğumu mu düşünüyorsun baba? Kendim için uygun ve yararlı olan işi bilmiyor muyum ben? Eğer insanın kendisi için uygun olan şeylerle uygun olmayan şeyleri ayırt etmesi öğrenilemiyor ve öğretilemiyorsa, neden beni suçluyo...

Akıl Kendisini Nasıl Tasarlayabiliyor

Doğa bize akıl yeteneğini neden verdi? Görünüşleri anlamlandırıp, doğru kullanabilmemiz için. Peki bu görünüşleri doğru kullanmayanlar veya kullanamayanlar doğanın emanetine ne derece sahip çıkabiliyorlar? Doğa’nın tasarımcısı Tanrıya karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar mı? Onlar için bir istisna var mıdır? Aklın kendisi tam olarak nedir? Belli görünüşlerin bir araya gelerek oluşturduğu düzenli bir topluluk. Bu nedenle akıl kendi varlığını tasarlayabilecek, kademeler halinde tırmanış sağlayabilecek yeteneğe doğası gereği sahiptir. Her yetenek belirli sınırlar içerisinde belli bir şeyi tasarlamak üzerine gelişmiştir. Ürettiği şeyleri kendine benzer şekilde üreten bir yetenek, kendisini tasarlayabilecek durumda demektir. Kulaklarımız bizlere sadece işitmemiz için verilmiş bir organ mıdır? İyi veya kötü olan ya da bunlarla hiçbir alakası olmayan şeyleri birbirinden ayırabilmemiz için verilmiştir. Şu durumda kendisi nedir? İyi. Yokluğu ise kötü. O halde iyi ola...

İyinin Doğası

Tanrı merhametli ve yararlı olduğu gibi, iyilikte de yararlıdır. O zaman Tanrı’nın hükümdar olduğu bir yerde iyilik her zaman hazırda bulunur. Tanrı’nın doğası sizce nedir? Şan şöhret mi? Bereketli toprak mı? Şımartılmak isteyen bir çocuk mu? Bunların hiçbiri değil. Tanrı’nın doğası bilgelik, doğru ve isabetli düşünceler.  İyiliğin doğasını aramak için yola çıktığımızda öyle sanıyorum ki bitkilere bakmazsınız. Akıldan yoksun nesnelere mi bakarsınız? Hayır. Onu akıl sahibi canlılar da arayacaksak, neden akıldan uzak arayışlara giriyoruz? Bir bitki veya eşek başka bir canlı üzerinde egemenlik sağlayabiliyor mu? Bir hayvan topluluğu başka bir hayvan topluluğunu yönetebiliyor mu? Onlara emirler yağdırıp, çıkarları için kullanabiliyor mu? Peki eşekler üzerinde insanların hakimiyeti yok mu? Onları yük taşıtmak için kullanmıyor mu? O halde iyiliğin doğasını egemen ve akıl sahibi varlıklar üzerinden araştırmalıyız. Sözgelimi bir eşek egemen olmak için dünyada bulunmuyor. Bu nedenl...

Hocalı Soykırımı

Azerbaycan Cumhuriyeti ile Ermenistan arasında uzun yıllar devam eden, önemli bir problem olan Karabağ meselesi, halen sıcaklığını koruyor. Bu  mesele sadece ilgili iki devletin gündemindeki sorun değil. Bu durum başta Türkiye,Rusya,İran gibi bölge devletlerini de yakından ilgilendiren ciddi sorun haline geldi. Karabağ bölgesinde trajik olaylar yaşanmış olsa da, Hocalı katliamının ayrı bir yeri vardır. 20.yy'da çağ dışı böyle bir olayın yaşanması tarih arşivlerine dramatik bir olay olarak yerini aldı. Karabağ bölgesi, Azerbaycan'ın diğer bölgeleri ile Ermenistan ve İran topraklarını kontrol edebilecek bir jeopolotik öneme sahiptir. Asırlar boyunca Türk yurdu olarak anılan Karabağ, Rusyanın bölgedeki çıkar stratejisi yürütmesi nedeniyle ciddi problemler yaşadı. Rusların bölgede kalıcı olmak için yaptığı siyasi ve askeri operasyonlardan en fazla etkilenen coğrafyanın başında Karabağ gelmektedir Tarihî belgeler, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin stratejik açıdan büyük önem t...

Şeyh Bedrettin İsyanı

Şeyh Bedrettin ailesiyle beraber İznik’e getirilerek göz hapsi cezasına çarptırılmıştır. Şeyh Bedrettin gerek bu durumun huzursuzluğunu, gerek Börklüce Mustafa isyanı’ndan dolayı kendisinin sorumlu tutulacağını düşünerek 1416 yılının başların da buradan kaçar ve Kastamonu’ya İsfendiyaroğulları Beyliği’ne sığınır. Şeyh Bedreddin bu hassas dönemde Osmanlı Devleti’ne hasım olan bir beyliğe sığınmıştır. İsfendiyar Beğ, Çelebi Mehmet ile sinirlerin gerilmemesi ve düşmanlık tohumlarının filizlenmesini istemediği için Şeyh’i yanında barındırma taraftarı olmamıştır. Şeyh bu karışıklıktan kurtulmak için Timur devletinin başında bulunan Şahruh’un yanına gitmeye karar verir. Ancak İsfendiyar Beğ yukarıda değinilen çekinceden dolayı Şeyh’i Kırım Hanı’na göndermek ister. Şeyh Bedreddin Kırım’a doğru yola çıkar fakat bir rivayete göre deniz yolunun Cenevizliler tarafından tutulması üzerine oraya gitmeyerek Eflak ülkesine geçer. Şeyh’in Eflak’a gelişinin 1416 yılının ikinci yarısında gerçekleşti...

DEPRESYON

Depresyon, dünyadaki bir numaralı sağlık problemi haline geldi. Sıradan bir hastalık olan grip kadar yaygınlaştı.Grip bizi öldürmez ama depresyon öldürür. Yapılan çalışmalar son yıllarda ergenlerde ve çocuklarda bile intihar oranının yükseldiğini göstermektedir. Eğer ciddi olarak depresyondaysak, her şeyin hep kötü olduğuna ve öyle kalacağına inanırız.Kendimizi değersiz ve dışlanmış hissederiz. Geleceği inşa etmeye koyulduğumuz da boşluklar,imkansızlıklar ve bitmeyen problemler baş gösterir. Bu karamsar düşünceler bizi umutsuzluğa düşürür. Bir noktadan sonra aşırı mantıklı gelen bu düşüncelerin esiri olur, ömür boyu sürecek hissi oluşturur. Depresyonumuz aslında gerçeğin doğru algılanması değil, zihnimizde ki çarpıtmalara bağlıdır. Hep ya da hiç düşüncesi, mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Herhangi bir yanlış ya da hatadan korkarsak; çünkü, o zaman kendimizi başarısız, beceriksiz, yetersiz ve de­ğersiz hissederiz. Örneğin, hiç kimse bütünüyle zeki ya da tamamen aptal değ...